Reklam
Reklam
Ezher Haber Sitesi- 18 Mayıs 2021, Salı

Ayasofya Câmii Neden Kapalı?

1 Mayıs 2014
1.337 kez görüntülendi

Ayasofya Câmii Neden Kapalı?
Reklam

ahya Kemal 30 Mart 1922’de der ki: Bir hakikati keşfettim: Bu devletin iki manevî temeli vardır: Sultan Fatih’in Ayasofya minaresinde okuttuğu ezan ki, hâlâ okunuyor; Sultan Selim’in Hırka-ı Saadet dairesinde okuttuğu Kur’an ki hâlâ okutuluyor.”

1931’de Amerikan Bizans Enstitüsü adına arkeolog Thomas Whittemore hükümete müracaat edip Ayasofya Câmii’ndeki mozaikleri tamir için izin aldı. 1934’te İnönü’nün Maarif Vekili Abidin Özmen, câmiyi vakıflardan kendi bakanlığına naklettirdi. Müze fikri de o arada çıktı. Atatürk bu iş için 1’i Alman 9 kişilik bir komisyon kurdu. Prof. Eckhard Unger dışındakiler, ibâdete kapatılmasını tavsiye etti. Eckhard, ibadethane olarak kullanılırsa, câminin daha iyi bakılacağını düşünüyordu. 24 Kasım 1934’de bakanlar kurulu kararıyla, parasızlık ve -her ne demekse- “Bütün Şark âlemini sevindireceği” gerekçesiyle Ayasofya’nın ibâdet dışındaki kısımları müzeye dönüştürüldü. 1 Şubat 1935’te de müze olarak halka açıldı. Kararda ibâdete kapatılma ifadesi geçmiyordu. Ama Özmen’in başvekâlete gönderdiği teklif yazısındaki, “Ayasofya, müzeye çevrildiği takdirde İstanbul’un turistik değeri bir kat daha artacaktır. Ayasofya’da namaz kılanlar pek yakınındaki büyük küçük birçok câmide dinî vazifelerini yapabileceklerdir” ifadesi maksadı ortaya koymaktadır.

Minareleri indirin!

Câmi kapatılınca, halıları kesilerek sağa sola dağıtıldı. Şamdanları eritilmek üzere dökümhaneye götürüldü. Levhalar ise çok büyük olduğu için çıkarılamayıp depoya kaldırıldı. Bunlar DP devrinde tekrar asıldı. Câminin yanında, İstanbul’da Osmanlıların ilk üniversitesi olan Ayasofya Medresesi de yıkıldı. İbrahim Hakkı Konyalı anlatıyor: 1934’te Tan gazetesinde iken Arkeoloji müzesi mimarı Kemal Altan geldi. Ağlayarak, “Hoca, bugün Ankara’dan gelen emir üzerine Küçük Ayasofya’nın iki minaresini temeline kadar indirdik. Bu gece de Ayasofya’nın dört minaresini indireceğiz” dedi. Bunun üzerine kendisine “Minareler kubbenin desteğidir; yıkılırsa, Ayasofya da yıkılır” mealinde bir rapor yazdırttım. Bunun neşri üzerine yıkımdan vazgeçildi.

Gerçekte böyle bir bakanlar kurulu kararı olmadığı; sonraki Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından düzüldüğü ve yalnızca 1947’de hazırlanan eski eserler mevzuatı adlı broşürde yer aldığı; Atatürk imzasının sahteliği; kararname tarihinde soyadı olmadığı; Resmi Gazete’de neşredilmediği gibi, sıra numarasının da bulunmadığı söylendi. Hatta dendi ki, anayasa, borçlar ve vakıf hukukuna aykırıymış! Vakıflar kanunu ve mâbedlerin başka maksatlarla kullanılamayacağına dair 6570 sayılı kanuna aykırıymış! Sultan Fatih, câmiyi kapatanlara lânet etmiş! Vakfedenin şartı, âyet ve hadîs gibiymiş! Daha neler! İhtilâlin kendi hukuku vardır. İhtilâl ne söylerse, kanun odur. Bunda adalet, insan hakları vs aranmaz.

Ayasofya, kimin eseridir?

Ayasofya’yı, İmparator Constantinus 360’de ahşaptan yaptırdı. 404’te bir isyan sırasında kısmen yandı. İmparator Theodosius 415’te tamir ettirdi. Nika İsyanı’nda (532) yine yanınca İmparator Iustinianus kârgir yaptırdı. Beş senelik inşaattan sonra 537’de ibadete açıldı. Şimdiki bina, bu üçüncüsüdür. Aya-Sofia, Hristiyanlık inancında yeri olan kudsî hikmet demektir. Kubbesi birkaç defa çöktü; hafif malzemeden yeniden yapıldı. Zamanında dünyanın en büyük kubbesine sahip olmakla şöhret buldu.

Fetihten evvel kubbesi çatladığında, imparator Sultan II. Murad’dan yardım istedi. Edirne’den mimar Ali Neccar gönderildi. Bina kurtarıldı. Dönüşte padişaha rapor veren mimar, “Minarelerin yerlerini de hazırladım” demeyi ihmal etmedi. Sultan Fatih, şehri fethettiğinde, harab haldeki Ayasofya’nın kubbesine çıktı. Şeyh Sadi’nin meşhur beyitini okudu: Bûm nevbet mizened der tâk-ı Efrâsiyab/Perdedârî mikuned der kasr-ı Kayser ankebût (Baykuş, Efrâsiyab’ın kubbesinde nöbet vuruyor/Örümcek, Kayser’in sarayında teşrifatçılık ediyor).

Savaşla alınan yerlerdeki bütün mabedler, hükümdarın malı olduğu halde, Osmanlılar Cuma kılmaları hemen farz olduğu için şehrin en büyük mabedini câmiye çevirip, diğerlerini hâline bırakmayı tercih etmiştir. Ayasofya câmiye çevrildikten sonra Ayasofya Câmi-i Kebîri veya Fetih Câmii diye de anıldı. Sultan Fatih, tamir ettirdi, bir de minare yaptırdı. Sonra bir minare Sultan II. Bayezid, iki tane de Sultan II. Selim yaptırdı. Minarelerinin farklı olmasının sebebi budur. Sultan II. Selim’in câmiye hizmeti çoktur. Bununla beraber beş padişah ve ailesi Ayasofya avlusunda, Osmanlı türbe sanatının en zarif numunelerinde medfundur.

Sonraki padişahlardan câmiye hizmeti geçmeyen yok gibidir. Sultan I. Mahmud’un yaptırdığı kütüphane ve şadırvan mühimdir. Son olarak Sultan Abdülmecid, binayı mimar Fossati’ye esaslı tamir ettirmiş; bazı ilaveler yaptırmıştır. Ayasofya, Bizans yapısıdır; ama bugün ayakta olmasını büyük ölçüde Osmanlılara borçludur. Hakkında pek çok dinî menkıbe söylenmiş; Türkler kendisine âdetâ farklı bir kudsiyet atfetmiştir. Bu bakımdan Ayasofya’yı artık Bizans’tan çok, Osmanlı eseri saymak doğrudur. Ama Bizans kültürüne gösterilen alâkanın binde biri, Osmanlı kültürüne lâyık görülmedi. Whittemore, Kariye Câmii’ni de müze yaptırmaya muvaffak oldu.

Ayasofya Câmii’ni Açmaya Kimin Gücü Yeter?

1988’de bir gazetecinin suali üzerine Yunanistan’ın İstanbul konsolosu “Ayasofya Türkiye’nin iç meselesidir. İbadete açılırsa iddia edildiği gibi bir koz ileri sürmez” demişti.

Ayasofya Câmii, 11 asır kilise, 5 asır câmi olarak hizmet verdikten sonra, Bizans mozaikleri uğruna 1934’de sıhhati hâlâ münakaşa mevzuu bir bakanlar kurulu kararnâmesi ile müzeye dönüştürüldü. Ardından da ibâdete kapatıldı. Kararnâme “Etrafındaki vakıflara ait binaların yıkılarak temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlâk, yıkma ve binanın tamir ve muhafazası masrafları Maarif vekilliğince verilmek üzere Ayasofya Câmiinin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur” diyor. Sonradan Kültür Bakanlığı kurulunca, müzeler buraya bağlanmıştır. Ayasofya, ibâdete kapatılan tek câmi değildir. Yeni devirde yüzlercesi kapatılmış; başka maksatla kullanılmış; yıktırılmış; arsası satılmıştır. Kimse dile getirmez ama Konya’daki Mevlânâ Câmii bile hâlâ müzedir.

Yıkılsa da kurtulsak!

Demokrat Parti hükümeti iktidara gedikten sonra Ayasofya’yı ibadete açmayı düşündü. Milliyetçiler Cemiyeti bunu müdafaa edenlerin başında geliyordu. Avukat Bekir Berk, hükümete açık mektubunda, Ayasofya’nın bu hâline yalnızca Yunanlıların sevineceğini söylediği için laikliğe aykırı davranmaktan hakkında dava açıldı; mecmuası da kapatıldı. Tam o sırada “Ayasofya’nın câmi olmasını isteyenlerin kafası ezilmelidir” diyen bir gazetenin yazarı Ahmet Emin Yalman, Malatya’da Hüseyin Üzmez adlı bir genç tarafından vuruldu (1952). NATO sebebiyle Yunanistan’ı gücendirmekten çekinen hükümet, bu hâdise üzerine iyice geri adım atmak zorunda kaldı.

1967’deki ziyaretinde Papa VI. Paul, Ayasofya’da diz çöküp dua etmek istediğinde, Dışişleri Bakanı Çağlayangil, “Burası câmi ya da kilise değil, müzedir. Burada dini tören yapılamaz” diyerek inkılâbın onurunu korumuştu. Sultan Mecid’in yaptırdığı Hünkâr Mahfili, 8 Ağustos 1980’de Süleyman Demirel tarafından ibadete açıldı ve Ayasofya’dan tekrar ezanlar okunmaya başladı ise de, 12 Eylül’den sonra eskiye dönüldü. 1992’de Yıldırım Akbulut Hünkâr Mahfili’ni tekrar ibadete açtı; tamamını açmayı da va’dedince, tepe taklak oldu. Tapusu, bugün bile Sultan Fatih vakfı üzerine kayıtlı Ayasofya’yı, açmaya, MSP dâhil hiçbir hükümetin gücü yetmedi. Yıllarca Ayasofya kürsüsünde ders veren Abdülhakîm Arvâsî’nin, “Yıkılsa da Müslümanlar bu zilletten kurtulsa!” dediği rivayet edilir.

Bizans’ta resimleri haram kabul eden ikonoklazma (ikona kırıcılık) cereyanı devrinde (726-842), mozaiklerin tamamı kazınmıştı. Sonra yapılanların üstü, fethin akabinde alçı ile kapatılmıştı. Bir kısmı da zaman içinde kazındı. Sağlam kalanların çoğu da 1894 zelzelesinde döküldü. Müze yapılmadan evvel günlerce polis kordonu altında tutulması, içindeki mozaiklerin, müzeye bahane olsun diye sonradan yapıldığı kanaatini hâsıl etti. Halbuki mozaiklerle zemin arasına ahşap bir asma kat yapılarak câmi muhafaza edilebilirdi. Turistler, Sultan Ahmed Câmii gibi gezerdi. Kaldı ki canlı resmi bulunan yerde namaz kılıp kılmamak Müslümanların şahsî meselesidir.

Yunanistan’a bir jest olur!

Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığı sırasında (1965) Mehmed Şevket Eygi, Bugün gazetesinde Ayasofya’nın ibâdete açılması istikametinde neşriyat yaptı. Necib Fâzıl da bu mealde Millî Türk Talebe Birliği’nde bir konferans verdi. Bunlar amme efkârında bir uyanışa sebebiyet verdi. Gençler Ayasofya önünde nümayiş yaptı. çok Bunun üzerine Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy radyoda: “Bizim de hükümet olarak düşüncemiz böyledir” dedi. Ertesi gün Hürriyet gazetesinde, “İnönü, başbakanı ziyaret etti. Devlet arşivlerinin ehemmiyeti hakkında bilgi verdi” haberi çıktı. Hükümet de, bakanın sözünü yalanladı. Hâdise, çoklarının hatırına Yunanistan ile yapılmış gizli bir anlaşma dedikodusunu getirdi.

1930’ların başında Balkan devletleri arasında bir ittifak anlaşması mevzubahisti. Balkan Paktı denilen bu anlaşma hususunda Atatürk’ün Celal Bayar’a, “Ayasofya’yı müze yapsak, Yunanistan’a bir jest olur!” dediği malumdur. Belki Atina çoktan bu anlaşmaya razıydı da, taviz için ortalıyı velveleye vermişti. Ama dedikodu başkadır: 1934 Balkan Paktı arefesinde, Yunan gazeteleri, Atatürk’ün ailesiyle alâkalı bazı vesikaların bulunduğunu iddia etmişti. Güya Atina, amme efkârının hoşuna gitmeyecek bu neşriyatın durdurulması karşılığında, Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesini istiyor; Ankara, kilisenin Müslümanlarda infial meydan getireceği gerekçesiyle, şimdilik müze yapılmasına razı geliyor. Bu arada Fransız Lu mecmuası bu vesikaları ele geçiriyor ve neşredeceğini ilan ediyor.

Buna dair Paris’te doktora yapan bir arkadaştan ricada bulundum. Şöyle anlattı: Milli Kütüphane’de Lu koleksiyonunu buldum. Lucien Vogel’in çıkardığı ve Fransa’nın en eskilerinden biri olan mecmua, Ankara aleyhtarı yazılarla doluydu. Son sayılarında “Ankara’nın diktatörü ile görüştüm” başlıklı bir yazı dizisi vardı. Ancak Atatürk ile alâkalı vesikaların ifşa edileceği söylenen son sayı kütüphanede yoktu. Memure hanım, dışişlerinin rezervi sebebiyle mecmuanın son sayısının okuyucuya verilmediğini söyledi. Anlaşılan Ankara’nın talebi üzerine Fransız hükümeti mecmuayı kaldırtmıştı”. O sene kapanan Lu’nun son sayısını, ben de sonradan yakın tarih hakkındaki emsalsiz malumatıyla tanınan Konya kütüphane müdürü Lütfi İkiz’de gördüm. Neşriyat, Atatürk’ün nüfus tezkeresinden ibaretti.

 Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ

http://akademikperspektif.com/2013/01/23/ayasofya-camii-neden-kapali/?relatedposts_exclude=8274

beğen(0)beğenme(0)

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz